TÜRKİYE - ~~~Eski Türk Hikayeleri~~~
  ANASAYFA
  ~~~Eski Türk Hikayeleri~~~
  TÜRK MİLLİ KÜLTÜRÜNÜN ÖNEMİ
  Ziyaretşi defteri
  Güzel sözler
  TÜRKİYENİN İLLERİ
  KULLANILAN SAYFALAR
  ARABA DÜNYASI
  YAZARLAR
  TÜRKİYEDE GELİŞEN SİLAHLAR TSK.
  TV/RADİO
  TSK HABERLERİ
  GÜNDEMDEKİLER
  TÜRKIYE MILLET VEKILLERI
  SON DAKIKA HABERLERİ
  ÇOK OKUNAN HABERLER
  PKK'DA ASK SIKANDALI
  HAVA DURUMU
  ***TSK***
  İKİNCİ EL SİLAHLAR
  SİLAHLARI TANIYALIM
  SİLAH HAKKINDA HERŞEY
  VİDYOLAR
  ARABA VİDYOLARI
  Üye OL-ÜYELER
  ***MALATYA***
  MALATYA HABERLERİ
  TÜRKİYE TARİHİ HAKKINDA HERŞEY
  TÜRKİYEDEKİ TARİHİ YERLER
  TÜRKİYE'Yİ TANIYALIM
  İLERİMİZİ TANIYALIM
  RESİM GALERİSİ
  İllerimizin Tanıtım vidyosu
  ŞİİR VİDEO -2- SEVİYORUM
  OYUNLAR
  ŞİİR VİDEO -1-GİDİYORUM
  ŞİİR VİDEO -3-GEL GÖR BENİ
  ŞİİR VİDEO -4-SEVGİ KUŞAĞI
  CANLI TV İZLE
  **********************
  Yeni sayfanın başlığı

~~~Eski Türk Hikayeleri~~~





Tukyu(Asena) Tukyu' arın ataları Çinli'lerin (si-hayi) dedikleri batı denizi sahillerinde otururdu. Komşu hükümdarlardan biri bunların yurdunu basarak, kadın, erkek, çocuk ve önüne geleni kılıçtan geçirdi. Sadece 10 yaşında bir erkek çocuk hayatta kaldı. O da elleri, ayakları kesilmiş bir halde bataklığa atıldı. Çocuk orada açlıktan ve kan kaybından ölmek üzereyken, bir dişi kurt geldi ve ona bir parça et getirdi. Kurt her gün çocuğu besledi. Çocuğun yaraları iyileşti. Yaşı ilerleyince kurt bundan gebe kaldı. Atalarını öldüren hükümdar bir süre sonra bu çocuğun sağ olduğunu haber aldı. Çocuğu öldürmek üzere arattı, buldu. Hükümdar çocuğun bulunduğu yere birisini gönderdi. Bataklığa gelen bu adam çocuğun yanındaki kurdu görünce çok şaşırdı. Adam ikisini de öldürmek istedi. Fakat bir Tanrı onları korudu. Kurt çocuğu sırtlayarak batı denizinin doğu tarafına geçirdi. Kao-cang yakınlarındaki dağlardan birinde bulunan mağaraya götürdü. Mağaranın arkasında bereketli bir ova vardı. Ovanın her tarafı yalçın kayalarla çevrilmişti. Kurt burada sakat delikanlıdan on çocuk doğurdu. Bunlardan biri aile adı olan Asena'yı aldı. Bu çocuklar büyüdükleri zaman mağaradan çıkarak civardaki oymaklardan birer kız kaçırdılar. Bunları mağaralarına götürdüler. Bu kızlarla evlendiler. Birkaç nesil geçince bunlar çoğaldı. İçlerinden A-Hien-Se adli birisi başlarına geçerek mağaradan çıkardı. (Kin-San) dağlarına giderek yerleştiler, Cu-Cen tatarlarına bağlandılar. Bu dağların tepelerinden biri takya şeklinde olduğundan kendilerine bu anlamda Tu-Kyu adını verdiler. Asıllarına delalet etmek üzere de bayraklarına bir kurt başı yaptılar.

 

 

DokuzOguz-OnUygur (Ağactan Doğan Çocuklar) Dokuzoğuzlar'ın ataları olan bir hakanın iki güzel kızı vardı. Bunlar ancak tanrılara layıktı. Babaları insanlardan ayrı bulundurmak için bu kızları, yaptırdığı bir kulenin içine koydurdu ve yalvararak Tanrıyı çağırdı. Bunun üzerine tanrı bir boz kurt olarak geldi, kızlarla evlendi. Tanrının bu kızlardan Dokuz Oğuz ile On Uygur evlâdı oldu. Bunlar zamanla çoğaldılar. Bu Dokuzoğuzlar'dan türeyenler Kumlanco adı verilen ülkede oturdular. Burada Hulin adında bir dağ vardı. Bu dağdan Tulga ve Selenka adında iki ırmak akardı. Bu ırmakların arasında da iki ağaç vardı. Bu ağaçların biri Kayın, öbürü de Çam idi. Bir gece bu ağaçların üzerine gökten nur indi. Gün geçtikçe ağaçlardan birinin karni sisti. Dokuz ay on gün sonra ağacın karnında bir kapı açıldı. İçeride ağızlarında gümüş emzikler bulunan beş çocuk göründü. Daha çocuklar doğmadan bu ağaçların etrafında gümüşten bir daire türemişti. Ağaçlardan müzik sesleri geliyordu. Oradaki Dokuzoğuzdan türeyen Türk'ler bu çocukları büyüttüler; adlarını Sungur Tekin, Kutur Tekin, Tukak Tekin, Or Tekin, Bugu Tekin koydular. Bunlar onbeş yaşına gelince, baba ve analarını sordular. Halk onları iki ağacın yanına götürdü İşte bunlardan bir babanız, biri de ananızdır) dediler. Çocuklar bu ağaçlara saygı gösterdiler. (Sevgili anamız ve babamız) diye onlara sarıldılar. O zaman ağaçlar da dile gelerek evlatları hakkında hayırlı duada bulundular. Nihayet bir gün halk toplanarak, Bugu Tekin' i hakan seçtiler. Çünkü Bugu Tekin hem zeki hem de her boyun dilini, obalarının sayısını biliyordu. Bunun üç kargası vardı ki her yerden olup biteni haber verirdi. Bugu Tekin bir gece rüyasında; beyazlar giyinmiş, elinde beyaz bir asa tutan ak sakallı bir adam gördü. Bu adam fıstık seklindeki (Yeşim Taşı) denilen taşı gösterdi (Türkler bunu ellerinde tuttukça dört bucağa hakim olacaklardır) dedi.

 

 

Bugu Tekin ve Gök Kızı Bugu Tekin bir gece otağında uyumakta iken, birden bire pencerenin açıldığını, içeriye gökten gelen güzel bir kızın girdiğini gördü. Bugu Tekin neye uğradığını anlayamadığından gözlerini kapayarak uyur gibi yaptı. Kız, Bugu Tekin'i uyandırmak için çok çalıştı, bir turlu uyandıramadı. Ümidini keserek pencereden çıktı, gitti. Ertesi gece kız yine geldi. Bugu Tekin kendisini yine uykuda imiş gibi gösterdi. Kız bu defa da uyandıramadan gitti. Sabah olunca, Bugu Tekin kızın tekrar geleceğini düşünerek, buna bir çare bulmak üzere vezirine açti. Vezir dedi ki (Bunda korkacak bir şey yok. Belki hepimizin sevineceği hayırlı bir iş vardır. Her halde bunun gelişi size kutlu bilgileri öğretmek içindir. Yarın gece gelirse artık kendinizi uykuda göstermeyin. O zaman niçin geldiğini anlarsınız. Üçüncü gece kız yine geldi. Ama bu defa Bugu Tekin onu karşıladı, saygı gösterdi. Bu kız vezirin tahmin ettiği gibiydi. Gerçekten bir tanrıca ve gökten gelen bir kızdı. Bugu Tekin' e yeni bir din göstermek için gelmişti. Bugu Tekin'e (Arkamdan gel) dedi. Bugu Tekin kızı takip etti. Gittiler. Nihayet (Ak dağ)'a ulaştılar. Bugu Tekin'e yeni bir dinin gizli taraflarını anlatmaya başladı. Bundan sonra kız otağa gelir, Bugu Tekin'i (Ak Dağ)'a götürürdü. Bu durum çok gece devam etti. Bugu Tekin yeni dinin esaslarını ve sırlarını öğrendi. Bir gece artık bu görüşmelerin sonu idi. Kız veda ederken (Gökte, yerde ne varsa hepsini öğrendiniz. Ben artık gelmeyeceğim. Yarından itibaren dünyanın dört bucağını fethe başlayın. Gösterdiğim yolda adalet yapın. Size öğrettiğim gerçekleri her tarafa yayın) dedi. Sabah olunca Bugu Tekin kardeşlerini çagirdi. Her birini bir orduya tayin ederek bunlari dört bucagin fethine gönderdi. Kendisi de büyük bir ordu ile Çin üzerine yürüdü. Heosi de seferlerini başardilar.

 

 

Göç Bugu Tekin'den otuz nesil sonra, torunlarından (Yulun Tekin) tahta çıktı. O zaman Çin'de (Tang) sülalesi hakimdi. Çinliler; Türk'lerden korktukları için hükümdarları (kiyuliyen) adlı kızını hakanın oğlu (Gali Tekin)'e göndermeye karar verdi. Bir elçi yolda Türkler'in kudret ve büyüklüğünün Tanrı dağı civarında bulunan (kutlu Kaya) adli büyük bir kayadan ileri geldiğini öğrendi. Yulun Tekin'e dedi ki (Hükümdarım size en kıymetli hediye olarak kızını gönderdi. Siz de ona bir hediye göndermek isterseniz, bizce makbule gecen hediye de (Kutlu Kaya) adındaki kaya parçasıdır. Bu kayanın sizce bir kıymeti yoktur. Bunu hükümdarıma hediye ederseniz makbule geçer.) Yulun Tekin, Çinliler'e kıymet veren milli duyguları gevsek bir hakandı. Kutlu Kaya'nın otuz nesilden beri Türklerce kutsal bir yer olduğunu bilmiyordu. Bir kızın bedeli olarak bu kayayı Çin'e vermekte hiç tereddüt etmedi. Yalnız bunu nasıl götüreceklerini sordu. Elçi de (Kolaydır) dedi. Çin elcisi kayanın etrafına odunlar yığdırdı, üzerine sirke döktürdü, odunlara ateş verince kayalar parçalandı, dağıldı. Elci bu parçaları dikkatle toplattı. Arabalarla Çin'e gönderdi. Orada sihirbazlar bu parçaları yağma ettiler. Her parçası dünyanın bir köşesine gitti. Parçalar nereye gitti ise orada bereket, bolluk oldu. Bu tarafta ise, yedi gün sonra (Yulug Tekin) oldu, yerine Bugu Tekin'in torunlarından biri hakan oldu. Türk yurdu da butun bereketini kaybetti, yeşillikler sarardı, ırmakların, derelerin suyu çekildi göğün rengi değişti. Butun kuşlar, hayvanlar, memedeki çocuklar(Göç! Göç! Göç!) diye bağrışmaya başladı. Bir taraftan da salgın hastalıklar insanları kırıyordu. (Göç!) sesleri devam ediyordu. Anladılar ki bu ülkenin (Yer-su)ları artık kendilerinin orada kalmasını istemiyor. Çadırlarını yıktılar, eşyalarını, çoluk çocuklarını hayvanlara yüklediler. Göç etmeye başladılar. Aksam olunca (Göç!) sesleri duruyor, sabahla beraber başlıyordu. Türkler Turfan ülkesine gelinceye kadar (Göç) sesleri devam etti. Orada artık ses kesildi. Göç'ler de Turfan'da yerleştiler. Orada (Beş Balık) şehrini kurdular.  

 

 

Ergenekon Göktürkler, Tatarlarla yaptıkları savaşta yenilmişler, hepsi kırılmış, yalnız İlhan'ın oğullarından Kıyan ve Nogüz sağ kalabilmişti. Savaştan on gün sonra bir gece atlarına bindiler. Çoluk çocuklarını alarak kaçtılar. Savaştan önce ordu kurdukları yere geldiler. Burada deve, at, okuz ve koyunları kalmıştı, onları aldılar. Biri öbürüne dedi (Burada kalsak bir gün olur düşmanlarımız bizi bulur. Başka bir boya gitsek her yanımız düşmanlarla dolu. En iyisi dağların arasında, kimselerin yolu düşmeyecek yerlere gidip oturalım.) Buna karar verdiler, sürülerini önlerine kattılar, dağlara yürüdüler. Bir dişi geyik gördüler. Arkasından gittiler. Geyik bunları dağların üzerinden düz bir yere götürdü. Orada her yeri iyice yokladılar. Geldikleri yoldan başka yol yok. Biraz ilerlediler. Geniş, çimenlik bir ülke gördüler. Burada akarsular, pınarlar, meyve ağaçları, hayvanlar vardı. Bunları görünce sevindiler. Tanrıya şükür ettiler, buraya yerleştiler. Kişin hayvanlarının etini yer, derisini giyerler, yazın da sütlerini içerlerdi. Burada dört yüzyıl kaldılar. Başbuğlar'a danıştılar (Babalarımızdan işitirdik ki, Ergenekon'un dışında geniş, güzel yerler varmış. Atalarımız orada oturmuş. Bundan sonra korkup ta dağlarla kapanacak değiliz. Bir yolunu bulup buradan çıkalım). Hepsi bu sözleri uygun buldu. Yol aradılar, bulamadılar. İçlerinden demirdi Burteçine (Ben bir yer gördüm, orada demir madeni var. Eğer onu eritirsek yol buluruz) dedi. O yeri gidip gördüler, demircinin sözünü doğru buldular. Başka bir anlatışta bir gün bir dişi kurt görmüşler. Bu kurdun oraya nereden geldiğini aramışlar, kurt kaçmış, arkasından gitmişler. Bakmışlar ki kurt bir delikten dışarı atladı. Deliğin yanına gittikleri zaman etrafın demir madeni olduğunu görmüşler.  

 

 

Manas Manas, Kırgız kahramanlarındandır. Manas'ın babası Yakıp Han, anası da Çuriçi'dır. Yakıp Han evlendikten on dört sene sonra Manas doğmuştur. Doğduğu zaman Manas' in avucu kanlı idi. Bu işaret onun ileride mealsiz kahraman olacağının göstergesi idi. Henüz memede iken konuşmaya başladı. Doğumu üzerine civardan gelen elciler, onun bir kahraman olacağını hemen anlamışlardı. Az zaman içinde çok serpildi, boyu beş metreye kadar uzadı. On yaşına gelince tam bir kahraman oldu. Düşmanların üzerine saldırarak perişan etti. Atlarına at erişemiyor,zırhına ok islemiyordu. Yakıp Han, oğlunun atılganlıklarını, kahramanlıklarını görünce, onu korumak, onunla arkadaşlık etmek üzere, Bakay adında birisini ona katmıştı. Manas'ın savaştığı düşmanları arasında en kuvvetlisi Gökçe idi. Bununla olan maceraları destanca epeyce yer tutar. Destan Radlof'a göre 12452 mısra olup, savaş hengameleri sırasında aşk maceraları , eğlenceler, düğünler, Şamanizm'in etkisi altındaki inançlar, gelenekler, kahinlerin rolleri göze çarpar.  

 

 

Öksüz Kız Kisin soğuk bir gününde, öksüz bir Türk kızı, su almaya gider. Vücudu yarı çıplak, ayakları soğuktan şişkin; karnı aç, gözleri yaşlı bir haldedir. Elinde bir bakraç vardır. Birden bir kasırga kopar. Ay ise gökteki sarayından kasırgaya tutulmuş olan, bu zavallı fakir kıza bakmaktadır. Ay, kızın haline acır. Kendi kendine der ki (Mutlaka üvey annesi bu kıza zulüm ediyor). Öksüz kız o sırada bir çalılıktan geçmektedir, ay çalıya işaret eder (O kızı al, yanıma gel). Ayin bu emri üzerine cali hemen bir at olur. Bir yandan aya giden gök yolu açılır, bir yandan da at haline gelen cali, üzerinde kız olduğu halde yükselmeye devam eder. Aya vardıklarında kız elinde bakracıyla ayın yanında durur. Ay, bu öksüz kızı sever, içi ürpermeye baslar. Şekilden sekile girmeye baslar. Bundan sonra ayın gökte şekilden sekile girişi de, bunun ve sevgisinin sonucudur. İlk geceler ay bir gümüş yay gibidir. Öksüz kız büyüdükçe ay da büyümektedir. Bazı zamanlarda bu kız gökteki ayin sarayından içeri girer, hali dokur. O zaman ay sevgilisini görmediği için üzülür, hilale döner. Bazen de kızın keyfi yerine gelir, coşar, neşelenir. O zaman ayın yüzü güler, dolun halini alır. Ayin keyfini kaçıran güçlü bir rakibi vardır. O da gökte bulunan beyaz ayıdır. Bu ayı da Öksüz kızı sevmektedir. Bu sebeple ayı tutarak boğmak ister. Ama ne de olsa gücü yetmez. Yirmi beş gün ay bu ayıya ustun gelir, onu ezer. Ayı yalnız üç gün aya ustun gelir. Ay bundan korkar, saklanır, kimselere görünmez. Bu mücadele her ay böyle devam eder.  

 

 

Cesteni Bey Cesteni Bey (Aslanların yürüyüşü ile yürüyüp) (Uçayan) şehrin arkasında durarak ileri geri dolaştı. Ondan sonra dört yol ağzına gelerek bu yolların arasıdan sayısız denecek kadar çok cinler gördü. Bu cinler insan etini yiyip kanını içiyor, barsaklarını vücutlarına dolandırıyorlardı. Yüzlerini korkunç hale getirip pek kuvvetli sesle haykırıyorlardı. Ellerinde de bayraklar vardı. Ateş gibi kızıl ve örgülü saçlarını omuzlarına bırakıyorlar, kapkara büyük dağlara benzeyen vücutlarını kaldırıp zehirli yılan gövdeleriyle yürüyorlardı. Cesteni Bey bunları görünce yüreğini pek tuttu, bir kaplan gibi hiç korkup çekinmeden bu cinlerin arasına girdi. O zaman cinler Cesteni Bey'i görüp etrafına toplanarak ( Hey, kimsin sen Nasıl oldu da kendi kendine bizim üstlü altlı dağ gibi dişlerimize lokma olmaya geldin) dediler. Cesteni Bey bu sözü işittiği halde yüreğini pek tutup hiç korkmadan cinlere şöyle dedi (Hey cinler, çabuk söyleyin bana, benim şehrimdeki insanları nasıl olduruyorsunuz. Sizlere bu şehre girme iznini kim verdi Benim su keskin kılıcıma bakin, bununla gövdelerinizi keserek parça parça edip bırakırım. Şehrimizde milletin başına gelen bunca felaket haberi dururken hala dayanılacak değildir.) Cesteni Bey'in bu sözünü duyduktan sonra, cinler öfkelenip karma karışık oldular. Öd koparıp kendilerince bir türkü söyleyerek yumruklarını sıktılar. Kol kola girerek, dirseklerini tutuyor, ateş renkli kızıl saçlarını arkalarına salıverip alev gibi bayraklarıyla, gürz ve tokmakları ellerinde, Cesteni Bey'i mızraklayıp, vurmaya çalışıyorlardı. Birbirleriyle şöyle söyleştiler (Daha ne bekliyorsunuz Çabuk bunu mizraklayip keselim, vücudunu parçalayip öteki dünyaya gönderelim.) Bunun üzerine Cesteni Bey var kuvvetiyle atlayarak (Urumki) adli cini tepesindeki saçlarından yukarı çekip tuttu. Kılıcını yukarı kaldırıp , başını kesmek üzere vurdu. Böylece cinler Cesteni Bey'in gücünü, kuvvetini ve şansını görerek çok korkarak kaçtılar.  

 

 

Ulu Toyun Ulu Toyun, Ay Toyun'un kızı Güneş'e aşık olmuş. Bir gün Ulu Toyun anası Secen'e der ki (Ay Toyun'un göğüne çık. Bana onun kızı Güneş’i iste. Ne kadar çok ağırlık isterse hiç esirgeme, kabul et.) Secen hemen göğe çıktı. Ay Toyun'un otağına gitti ve (Oğlum, kızınızı sevmiş, onu oğluma verir misiniz) dedi. Ay Toyun (Peki veririm, fakat iki nisan isterim biri dalga; Göl incisi, oburu Serap; Çöl incisi) dedi. Secen bu haberi oğluna getirdi. Ulu Toyun istenilen iki nisanın tedarikini kolay gördü. Yer üstünde, yeraltında ne kadar cinler, periler, ruhlar varsa hepsini davet etti. Cumlesi geldiler. Ulu Toyun dedi ki (Ey kahramanlar! İçinizde benim istediğim iki armağanı bana getirmeyi kim üzerine alacak Bu iki armağanı bulmak, getirmek çok kolaydır. Bunun biri dalga; Göl incisi, oburu serap; Çöl incisi) dır. Gelenlerden bu teklifi kabul edecek kimse çıkmadı. Ulu Toyun teklifi tekrar etti. Yine cevap veren olmadı. Üçüncü teklifinde kurt ile bir karga bu isi üzerine aldılar. Fakat kurt dalgayı tutabilmek için uzun bacaklar istiyordu. Karga ise serabı görebilmek için keskin gözlere ihtiyaç gösterdi. Ulu Toyun istediklerini onlara verdi ve (Haydi kahramanlarım, gidin bana dalga ile serabı getirin) dedi. Bu iki kahraman yola düştü. Aradılar, taradılar, çok çalıştılar, ne kurt dalgayı, ne de karga serabı ele geçirdi. Yüz yıllar geçti. Bir turlu bu iki armağan gelmedi. Ulu Toyun istenilen nisanları veremedi, Güneş hanimi alamadı.)  

 

 

Geyik Avı Hikaye bir öğretmenin, öğrencisine, canlıların öldürülmesinin ne kadar günah olduğunu anlatmasıyla baslar. Öğrenci de öğretmeninden bu öldürme günahı karşılığında, tanrı tarafından verilen cezalara bir örnek gösterilmesini ister. Öğretmeni, Dantipala'nin hikayesini şöyle anlatır Kral Dantipala adamları ile ava çıkarak bir çok geyikler avlar. Başka bir ormanda daha beş yüz geyiğe rastlar. Aralarında öbürlerinden çok güzel, altın renkli bir geyik vardır ki, geyiklerin yol gösterici kralıdır. Bu ise geyik suretinde olan Buddha'nin kendisidir. Avcılar beş yüz geyiği kovalamaya koyulurlar. Onları altı defa kuşatırlar. Olum korkusu içinde çırpınan geyikler bu güzel geyiğin yanına gelerek canlarını kurtarmasını rica ederler. Fedakar, iyiliği temsil eden fazilet sahibi, geyiklerin kralı (Buddha), onlara yardımda bulunmak, gerekirse kendini feda etmek ister. Kral Dantipala'nin yanına giderek ondan beş yüz maralın hayatini bağışlamasın rica eder. Nasihat ederek, iyilik etmeğe teşvik eder. Canlıları öldürmenin ne kadar günah olduğunu anlatmaya çalışır. Fakat Dantipala bunların hiçbirini dinlemeyerek gözleri kanla dolu olup hiddetlenerek keskin kılıcını çeker. Kutsal geyiğin boynunu kesip, başını yere fırlattığı sırada, sağ eli bileğinden koparak kılıcıyla beraber yere düşer. Dantipala feryat etmeye başlayarak yaptığı kötülüğe pişman olur. Ama is isten geçmiştir. Yer yarılır, Avcı cehenneminden alevler çıkararak Dantipala'nın butun vücudunu sarar, onu cehenneme götürür. Avcıdan çıkan korkunç alevler Dantipala'yi sardıktan sonra yükselir, göğe dayanır. Korkunç bir yankı duyulur. Yağız yer deprenir. Dört tarafı ateş almıştır. Büyük dağlar yıkılarak birbirinin üzerine gelir. Dantipala da bu alevler içinde kalır, ümidi kesilir, dayanamayarak kendisinden geçer. Vücudu yanıp kavrulur. Avcı cehenneminin şeytani ağzını açıp Dantipala'yı yutar.  

 

 

Tepegöz ile Basat Bir gün Oğuz otururken, düşman baskısına uğradı, gece vakti oradan göçtü. Beraberindeki (Uruz Koca) nın küçük oğlu yolda düşmüştü. Hiç farkında olmadılar. Yollarına devam ettiler. Yolda kalan bu çocuğu bir arslan alarak götürdü, besledi. Günlerden sonra, Oğuz gene gelip yurduna yerleşti. O sırada Oğuz Han’ın atlarına bakan çoban bir haber getirerek dedi ki (Ormanda bir arslan kükrüyor. Uzaktan gördüm, salınarak yürüyüşü insan gibi. Atları yakalayıp yatırarak kanlarını emiyor) dedi. Çobanın bu sözü üzerine Uruz da Oğuz Han'a (Hanim belki göçtüğümüz vakit yolda düşen benim oğlumdur) dedi. Beyler hemen atlarına bindiler. Aslanın yatak yerine geldiler. Uruz'un dediği gibi bu, kendi oğlu idi. Oğlanı tuttular. Uruz, oğlanı alıp evine götürdü. Hep sevindiler. Ziyafetler oldu. Ama oğlan yine durmadı. Aslanın yatağına gitti. Bir daha tutup getirdiler. Bunun üzerine (Dede Korkut) geldi ve (Oğlum sen insansın, hayvanlarla düşüp kalkma, gel iyi ata binmeyi öğren. İyi yiğitlerle beraber yasa. Büyük kardeşinin adi (Kayan Selçuk)tur. Senin adin da (Basat) olsun dedi. (Adini ben verdim. Yasini tanrı versin) dedi. Oğuz bir gün yaylaya gitti. Uruz'un bir çobanı vardı. Adına (Konur Koca Sari Çoban) derlerdi. (Uzun pınar) diye un alan bir pınar vardı. O pınara periler konmuştu. Ansızın koyunlar ürktü. Çoban da bunu keçilerden bilerek onlara kızdı. İlerleyince gördü ki, peri kızları kanat kanata vermişler, uçuyorlar. Çoban kepeneğini üzerlerine attı. Peri kızlarından birini tuttu. Zaman geçti. Oğuz yine yaylaya gitti. Çoban da pınara geldi. Yine koyunlar ürktüler. Çoban ilerledi, yerde bir yiğin gördü. Bu yiğin gittikçe büyüdü. Çoban Korktu, bıraktı, kaçtı. Ürken koyunların peşine düştü. Meğer o zaman Bayındır Han ile Beyleri gezmeğe çıkmışlardı. Bu pınarın yanına geldikleri zaman garip bir şeyin yattığını gördüler. Etrafını aldılar. İçlerinden bir yiğit, ayağı ile bunu tekmeledi. Tekmeledikçe yiğin büyüdü. Uruz Koca da merak etti, atından inerek tekmeledi. Fakat mahmuzu dokununca bu yiğin yırtıldı, içinden bir oğlan çıktı. Bu oğlanın gövdesi adam gövdesi gibiydi. Ancak tepesinde bir gözü vardı. Uruz bu oğlanı alarak eteğine sardı ve(Han’ım, bunu bana verin, Oğlum Basat ile beraber besleyelim) dedi. Bayındır Han da(Senin olsun) dedi. Uruz, Tepegöz'ü aldı. Evine götürdü. Bir sut nine getirdiler. Kadın memesini Tepegöz'ün ağzına verdi. Oğlan bir emdi, süt ninenin olanca sütunu aldı. İkinci emişinde kanını aldı. Üçüncüde de canini aldı. Birkaç sut nine getirdiler. Hepsini böylece oldurdu. Baktılar ki olmayacak, sütle besleyelim) dediler. Günde bir kazan sut yetmezdi. Beslendiler, büyüdü. Gezmeye, oğlan çocuklarıyla oynamaya, oynarken de bunlardan birisinin burnunu, oburunun kulağını yemeye başladı. Nihayet herkes onun yüzünden çaresiz kaldı. Uruz'a şikayet ettiler, ağlaştılar. Uruz her ne kadar Tepegöz'ü dövdü ise de bu hareketlerini önleyemedi. Nihayet evinden kovdu. Bunun üzerine Tepegöz'ün peri olan anası gelerek oğlunun parmağına bir yüzük taktı ve(Oğlum sana ok batmasın, vücudunu kılıç kesmesin) dedi. Tepegöz, Oğuz ilinden kaçtı. Bir yüce da vardı. Orada yol kesti. Adam esir etti. Büyük eşkıya oldu. Üzerine bir kaç adam gönderdiler. Onlar Tepegöz'e ok attılar, batmadı. Kılıç vurdular, kesmedi. Hepsini yedi bitirdi. Oğuz ilinden bile adam yemeye başladı. Oğuz’lar toplandılar, üzerine yürüdüler. Bunu gören Tepegöz kızdı. Bir ağacı yerinden koparıp atarak elli altmış kişiyi oldurdu. Nihayet Basat bu Tepegöz'ün üzerine gitti. Tepesindeki tek gözüne sis saplayarak kor etti. Bundan sonra da kafasını kesti. Butun Beyler sevinç içinde kaldılar.  

 

 

Alpamis (Bamsi Beyrek) Alpamis; Alpamas, Alpmasa, Bamsi Beyrek ve Boyrek gibi Türk boyları arasında çeşitli söylenişlerle geçmekte, üzerine kurulan hikaye de biraz değişik rivayetlerle anlatılmaktadır. Bir anlatışa göre; Alpamis(Bay Boyrek) Oğuz’un oğullarından Ay Han’ın oğludur. Ay Han’ın oğlu olmazdı. Bunun için de çok üzüntülü idi. Bir gün yanına veziri (Balcık Han) geliyor. Ay Han'a seyahat tavsiye ediyor. İkisi yola çıkıyor. Bir yerde Hızır ile karşılaşıyorlar. Hızır onlara iki elma vererek kayboluyor. Elmanın birisini Ay Han, diğerini de karisi yiyor. Nihayet bir erkek çocukları oluyor. Adına da Bay Boyrek diyorlar. Bir anlatışa göre de; Bay Börü ile Bay Sari adındaki iki urk Beyinin çocukları olmuştu. Bunlar kırk gün Allah'a yalvarıyorlar. Sonunda Bay Boru' nun, Hakem(Alpamis) adında bir oğlu, Bay Sarı'nın da (Ay Barcin) adinda kızı oluyor. Ayni yasta olan bu çocukları küçük iken nişanladılar, henüz üçer yasında iken okula verdiler. Alpamis yedi yaşına gelince okuldan alindi. Ona beylik usulleri ile, beyler nasıl hareket etmelidir, gibi isler öğretildi. Ok talimleri yaptırıldı. Nihayet maceralar başladı Alpamis Kalmuk'larla savaşa girdi. Bu sırada (Askara) adındaki dağın tepesini bir ok atarak uçurdu. Ama yolda bir ak otağda güzel bir kızla uyumakta iken Kalmuk'lar bastılar, Alpamis'i esir ettiler. Götürüp bir zindana attılar. Obur taraftan Kalmuk Han’in kızı Alpamis'a âşık olmuştu. Onu kurtarmak yollarını aradı, bulunduğu zindana uzun bir ip sarkıtarak onu zindandan çıkarttı. Alpamis'in Çobar yahut Benliboz adında bir ati vardı. O ati da hazır buldular. Alpamis atına bindi. Tekrar Kalmuk'lara hücum ederek onları perişan etti. Bundan sonra memleketine dönünce sevgilisi Aybarç'inin kölelerinden birinin almak üzere olduğunu öğrendi. Düğün hazırlıklarının yapıldığı sırada ve eğlenceler devam ederken, Alpamis bir ozan kıyafetine girerek Aybarçin'in bulunduğu çadıra yaklaştı. Elindeki sazı çalarak çadıra doğru şiirler söylemeye başladı. Bu sırada çadırda Bademca adında bir kadın vardı. Biraz kekeme idi. O da Alpamis'e şiirle cevap verdi. Alpamis tekrar söyledi. Sonunda gelinin bulunduğu çadıra alindi. Orada eğlenceler, oyunlar devam ederken, bir köşede yaslar içinde bulunan gelin Alpamis'i tanidi. Bundan sonra ikisi de birbirine atıldı. Herkes şaşırdı. Alpamis da sevgilisini alarak babasının yanına gitti, onun yerine geçti.  

 

 

Oguz Kaan Oguz doğduğu zaman yüzü mavi, ağzı ateş gibi kırmızı, gözü ve saçı, Kaşları siyahtı. Annesinin memesinden ilk sütü emdikten sonra bir daha emmedi. Lâkırdı etmeye başladı. Yiyecek istedi. Kırk günde büyüdü. Dolaşıp oynuyordu. Oğuz’un ayakları öküze vücudu kurda, göğsü ayıya benzerdi. Böğürleri killi idi. At sürüsü güder, beygire binerek avlanırdı. Günler, geceler geçti. Delikanlı oldu. O sırada bu memlekette büyük bir orman vardı. İçinden dereler, ırmaklar akardı. Hayvanlar, kuşlar çoktu. Bu ormanda (Kiyant) adinda bir büyük canavar bulunuyordu. Beygirleri parçalayarak yer, insanları yutardı. Oğuz bunu öldürmeye karar verdi. Bir gün mızrak, ok, yay, kılıç ve kalkan ile beygire atlayarak gitti. Bir geyik yakaladı. Bu geyiği bir av kırbacı ile ağaca bağlayarak çekildi. Gitti, sabah oldu. Gün doğarken oraya geldi. Lakin canavar onu yemişti. Bunun üzerine bir ayı yakaladı. Altın islemeli kemeriyle bir ağaca bağlayarak gitti. Sabah oldu. Gün doğarken oraya geldi. Lakin canavar onu da almıştı. Bu defa Oğuz ağacın arkasına saklandı. Canvar tekrar gelince başı ile Oğuz’un kalkanına çarptı. Oğuz mızrağı ile canavarın kafasına vurarak oldurdu. Kılıçla da kafasını kesti. Gitti. Tekrar geldiği zaman bir akbabanın, onun barsaklarını yemek için geldiğini gördü. Onu da oldurdu. Bir gün Oğuz tanrıya ibadet ediyordu. Birde bire ortalık karardı Gökten mavi bir ışık düştü. Bu ışık güneşten , aydan daha parlaktı. Bu ışığın ortasında tek başına bir kız oturuyordu. Çok güzeldi. Başında kutup yıldızı gibi yanan parlak bir işaret vardı. O kadar güzeldi ki gülünce mavi gök de gülüyor, ağlayınca mavi gök de ağlıyordu. Oğuz onu görünce akli başından gitti. Sevdi, aldı. Günler, geceler geçti. Bundan üç çocuğu oldu. Bunlara; Gün, Ay, Yıldız adlarını verdiler. Oğuz yine bir gün ava gitmişti. Uzaktan bir gölün ortasında bir ağaç ve ağacın dibinde yalnız bir kız gördü. O kadar güzeldi ki, görenler bayılırdı. Oğuz onu görünce akli başında gitti. Sevdi, aldı. Günler, geceler geçti. Oğuz’un bu kadından da üç oğlu oldu. Gök, Dağ, Deniz adini verdiler. Oğuz bir gün avda iken babası Kara Han'a oğlunun başka bir din tuttuğunu haber verdiler. Kara Han beyleri toplandı. Oğlunun halini anlattı. Oğuz’u yola getirmek için etrafa haberler saldı. Karisi gizlice Oğuz’a haber yollayarak babasının kararını bildirdi. Oğuz da etrafa boylara (Babam asker toplayarak beni öldürmeye geliyormuş. Beni isteyenler bana, babamı isteyenler de ona gitsin) yolunda haber gönderdi. Kara Han’ın kardeşlerinin oğulları, boyları ile beraber Oğuz tarafına geçtiler. Baba ile evlat askerleri savaşa tutuktu. Oğuz’un tarafı ustun geldi. Bu üstünlük üzerine Oğuz butun Tekinleri, boyları davet ederek şölen yaptı. Şölenden sonra tekinlere ve orada bulunanlara emretti, dedi ki(Bana uyanlara hediyeler verip dost bileceğim, uymayanları düşman bileceğim) dedi. Bir kısım halk Oğuz’un dinini kabul etmeyerek, yurtlarını bırakıp doğuya, Tatarların ülkesine gitti. Oğuz bunların arkasından giderek Tatar’ın yurduna girdi. Tatar’ları yendi, mallarını aldı. O vakitler sağ tarafta (Altın Kaan) vardı. Oğuz’a hediyeler, altınlar, gümüşler, akik ve zümrütler gönderdi. Solda (Urum Kaan) vardı. Bu Kaanın çok orduları ve şehirleri vardı. Urum Kaan Oğuz’un emirlerini dinlemedi. O vakit Oğuz ordusunu hazırladı. Sancağını çekip atına bindi. Kırk gün sonra (Buz Dağ) eteklerine geldi. Bir sabah Oğuz’un yurduna gün ışığına benzer bir ışık girdi İçinden boz tüylü, boz yeleli erkek bir kurt göründü, Oğuz’a yol göstermek istediğini söyledi. Ondan sonra kurdun arkası sıra gittiler. Kurt (Idil Moran) kenarında durdu. Oğuz’un askeri de durdu. Orada savaşa giriştiler. Nehrin suyu kan damari gibi kipkirmizi oldu. Urum Kaan kaçti. Memleketi, hazinesi ve halki Oguz’a kaldı. Urum Kaan’ın, Uruz Bey adli bir kardeşi vardı. Uruz Bey oğluna dağ tepesinde (Tarang Moran) arasında müstahkem bir şehir ısmarlamıştı. Oğuz o şehre doğru yürüdü. Uruz Bey oğlu, Oğuz’a haber gönderdi. (Bizim saadetimiz senin saadetindir. Tanrı bu toprağı sana bağışlamış, ben sana başımı verir, saadetimi feda ederim) dedi. Bundan sonra adi (Saklap) oldu. Oğuz ordusu ile İdil’i geçti. Orada büyük bir hakan yatıyordu. Oğuz onun da ardına düştü. (Idil suyundan akacağım) dedi. Orada (Ulu ordu Usyuteng) isminde bir tekinin yeri vardı. Burası çok ağaçlık bir memleket olduğundan, onlardan kesti. Ağaçların üzerine binerek nehri geçti. Oğuz gülerek dedi ki(Sen de benim gibi bir hakan ol, sana kipçak densin) dedi. Tekrar yoluna devam etti. Bu arada boz tüylü, boz yeleli kurt tekrar göründü (Ordu ile yürüyerek Tekin'leri, halkı buraya getir. En önde size yol göstereceğim) dedi. Yürüdüler, (İt Barak) in ordusuyla karşılaştılar. (İt Barak) savaşta olduruldu. Ordusu bozuldu. Yurdu, mali ve halkı Oğuz’a geçti. Oğuz Han bir aygıra bindi. Onu pek seviyordu. Fakat at çölde gözden kayboldu. Burada yüksek bir dağ vardı. Tepesi karlı olduğundan (Buz Dağı) derlerdi. Oğuz atinin kaçmasına çok kederlendi. Orduda kahraman bir Tekin vardı. Bu yüksek daha tırmandı. Dokuz gün sonra Oğuz’a atini getirip verdi. Her tarafı karla bembeyaz olduğundan Oğuz ona birçok hediyelerle beraber (Karluk) adini verdi , bir çok tekinlerin üzerine han yaptı. Tekrar yola düzüldüler. Yolda bir büyük ev gördü. Damı altından, pencereleri halis gümüşten ve demirdendi. Kapının anahtarı yoktu. Orduda (Tumur Dokagal) adında akilli bir adam vardı. Oğuz ona (Burada kal, aç, sonra orduya gel) dedi ve (Kalaç) adini verdi. Tekrar yola dizildiler. Yine bir gün boz tüylü, boz yeleli kurt birden göründü. Ordu da ona uydu. Bulundukları yer ekili bir ova idi. (Çuçit) derlerdi. Burada insan çoktu. Bunların çok da atları, inekleri, altınları, gümüşleri, elmasları vardı. Bunlar Oğuz’a karşı çıktılar. Ok ve kılıçla şiddetli bir cenk oldu. Oğuz ustun geldi. Curcit Han’ın başını kesti. Burada da çok mallar ele geçti. Fakat Oğuz’un ordusunda yük hayvanları pek azdı. Orduda(Parmaklı çözüm Bilik) adında akilli bir adam vardı. Hemen bir kağnı yaptı. Malları ona doldurdu. Hayvanları da buna koştu. Herkes onu gibi arabalar yaparak eşyasını yüklemeye başladı. Oğuz Han bunu da görerek güldü. Ona (Kankli) adin iverdi. Tekrar yürüdüler. Boz tüylü, boz yeleli kurt önde idi. (Tangut) ve (Sakim) memleketine gittiler. Birçok cenklerden sonra Oğuz orayı da aldı. Gayet gizli bir köşede çok zengin ve çok sıcak bir memleket vardı. Adına (Baçak) derlerdi. Burada bir çok vahşî hayvanlar, av kuşları yaşardı. Ahalisinin yüzü siyahtı. Hakanı (Mazar) adli biri idi. Oğuz onu da yendi, kaçırdı, memleketini aldı. Oradan atına binerek yurduna dondu. Oğuz Han’ın yanında ak sakallı, pek akilli, ihtiyar bir (Irkil Ata) vardı. Buna (Ulug Turk) de derlerdi. (Irkil Ata) bir gece rüyasında altın bir yay ve üç gümüş ok gördü. Bu altın yay doğudan batıya uzanıyor, bu üç gümüş ok da gece tarafına uçuyordu. Uyanınca bunları Oğuz’a bildirdi ve bir nasihat etti. Oğuz onu nasihatini dinledi. Ertesi sabah oğullarını çağırdı. Dedi ki (İhtiyarladı. Benim için artık Hakanlık kalmadı. Gün, Ay, Yıldız siz güneşin doğduğu tarafa, Gök, Dağ, Deniz siz de gece tarafına gidiniz.) Oğulları bu emri yaptılar. Gün, Ay, Yıldız bir çok hayvanlar, kuşlar vurduktan sonra bir altın yay buldular, babalarına getirdiler. Oğuz yayı üçe ayırdı. Parçalarını yine onlara vererek (Yay sizin olsun. Yay gibi oku göğe fırlatınız. Adiniz (Bozok) olsun) dedi. Küçük kardeşleri de bir çok hayvanlar, kuşlar vurduktan sonra, çölde bir gümüş ok buldular, babalarına getirdiler. Oğuz oku üçe boldu. Yine onlara vererek (Ok sizin olsun. Yay oku atar, siz de ok gibisiniz. Adiniz (Ücok)olsun) dedi. Bunun üzerine büyük kurultay toplandı. Herkesi çağırdı. 900 at, 9000 koyun kestirdi. 90 havuz kimiz hazırlattı. Şölen verdi. Kendisi için direkleri altın kaplı, üzerleri zümrüt, yakut, firuze, inci ile altın islemeli otağını kurdurdu. Halkı yedirip, içirdi. Otağın sağına kırk kulaç uzunluğunda bir sırık diktirdi. Tepesine bir altın tavuk , tavuğun ayağına beyaz bir koyun bağlattı. Sol tarafına da kırk kulaç uzunluğunda bir sırık diktirdi. Tepesine bir gümüş tavuk, tavuğun ayağına bir siyah koyun bağlattı. Sağ tarafta (Bozok)lar, sol tarafta (Ücok)lar oturuyordu. Böylece kırk gün kırk gece geçerek eğlendiler. Bundan sonra Oğuz yurdunu evlâtlarına verdi. Onlara (Evlâtlarım! Çok yaşadım, çok cenk ettim. Çok ok attım, çok aygırlara bindim. Düşmanları ağlattım, dostları güldürdüm. Tanrıya her şeyi feda ettim. Size de yurdumu veriyorum ..) dedi.  

 

 

Alangova(Alan-hoa) Börteçine soyundan Minekli'nin oğlu Yıldız Han’ın iki çocuğu olmuş, bunlar kendisinden önce olmuş. Büyük oğlu(Dubun) adinda bir erkek, ikincisi de (Alangova) adinda bir kız bırakmış. Yıldız Han bunları evlendirmiş, (Bilgutay), (Bekcitay) adinda iki erkek çocukları olmuş. Çok geçmeden Alangova'nın kocası olmuş, dul kalmış, kendisini Han'lar istemiş ise de varmamış. Alangova'nın gebe kalışı Alangova bir gece sarayında yatarken, seher vakti uyanıp bacadan odaya nurlu bir gölgenin indiğini, bu gölgeden beyaz yüzlü, şehla gözlü bir adamın çıktığını gördü. Yanında yatan kadınları uyandırmak için haykırmak istedi, fakat dili tutulduğundan bir turlu sesi çıkmadı. Kalkmaya çalıştı, elinin ayağının kuvveti kesilmiş olduğundan kıpırdanamadı. Akli yerinde olduğu için herzeyi görüyor, biliyordu. Adam yavaş yavaş yatağa girdi. Sonra yine bacadan çıktı, gitti. Alangova (Bunu söylesem kimse inanmaz.) diye olanı biteni gizli tuttu. Adam beş altı gecede bir gelmeye başladi. Alangova ilk geceden gebe kalmıştı. Dört beş ay geçince iş anlaşıldı. Kardeşleri gebeliğinin nedenini sordular. O da ne olmuşsa anlattı ve (Bana es lâzım olsa bir kocaya varırım. Her ne kadar kadın isem de, bir çokları beni padişah edinmek için istemişti. Kendimi bunca ilimi, iki oğlumu halk içinde rüsva edecek bir hali asla caiz görmem. Birkaç gece evimin etrafında saklanırsanız tanrı beni mahcup bırakmaz) dedi. Herkes Alangova’nın sözüne inandı. Üç kişi evin etrafında nöbet beklediler. Birkaç gün sonra gökten seher vakti nurlu bir şeyin indiğini, Alangova’nın bacasından içeri girdiğini, bir zaman sonra çıktığını gördüler. Böylece Alangova’nın sözünun doğruluğuna inandılar.  

 

 

Illuankas Eti ve Hitit efsanelerinden olan Illuankas M.Ö 1500 yılında tertiplenmiştir Güneş tanrıçası Arinna ile fırtına tanrısının, Mezulla ve Zintuhi adında torunları vardır. Güzellik ve hava tanrıçası Inuras bunların çocuklarıdır. Illuankas adındaki büyük yılan ile fırtına tanrısı arasında Kiskilussa şehrinde korkunç mücadeleler olmuş, sonunda fırtına tanrısı kaybetmiştir. Inuras sevilen, sayılan bir tanrıça idi. Gökte altı kir atin çektiği arabasıyla gezerdi. Bir gün Inuras; Hatuşaş şehrine geldi. Oradan Zigoratta şehrine geçti. Orada Hupasiyas(Hupanisa) adında bir genç gördü, onunla aralarında dostluk başladı. Inuras Illuankas'i öldürerek fırtına tanrısının intikamını almak istedi. Gence bu arzusunu anlattı, ondan yardim istedi. Genç de Inuras kendisin sevdiği takdirde ona yardim edeceğini söyledi. Nihayet iki taraf karşılıklı teklifleri kabul ettiler. Hupasiyas'in tertibi ile tanrı Inuras(Inar) bir ziyafet hazırladı. Illuankas'i bu ziyafete çağırdılar. Buna sevinen Illuankas çocuklarını da alarak ziyafete geldi. Illuankas ile çocukları o kadar yediler ki döndükleri zaman çok şiştikleri için yuvalarının bulunduğu delikten sığmadılar. Yarı içerde yarı dışarıda kaldılar. Bunu gören Hupasiyas. Illuankas ile çocuklarını kuyruklarından birbirine bağladı. Oraya Inuras ta gelmişti. Illuankas kurtarılması için ona çok yalvardı. Inuras aldırmadı. Gök tanrısı Yantanus'u da oraya çağırdı. Yantanus ta geldi, elindeki kargı ile yılanları oldurdu. Inuras ta büyükbabasının intikamını almış oldu.  

 

 

Telepinu Telepinu, büyük fırtına tanrısının oğludur. Bolluk ve bitki tanrısıdır. Telepinu kaybolduğu zaman ocakta ateşler sondu. Tapınaklarda tanrılar bunaldı. Ağılarda koyunlar boğuldu, Ahırlarda sığırlar oldu. Koyun kuzusunu, inek danasını bıraktı. Telepinu kaybolduğu zaman, tarladan ekinleri beraber götürdü. Arktik arpa, buğday bitmez oldu. Koyunlar, sığırlar ve insanlar çiftleşmez, gebeler doğurmaz oldular. Ağaçlar kurudu, filizler çürüdü, kaynaklar kesildi. Ülkeyi kıtlık bürüdü. İnsanlar, tanrılar açlıktan kıvrandılar. Büyük güneş tanrısı bir ziyafet hazırladı. Bin tanrıyı çağırdı. Yedilerse de doymadılar, içtilerse de kanmadılar. Bunun üzerine fırtına tanrısı oğlu Telepinu'yu araştırdı. Telepinu ise kızarak kaçmış, bütün iyi şeyleri beraberinde götürmüştü. Büyük tanrılar, küçük tanrılar Telepinu'yu aramaya çıktılar. Güneş tanrı kartalı oncu gönderdi ve (Git yüksek dağları, dereleri, yamaçları araştır)dedi. Kartal gitti. Telepinu'yu bulamadı. geri dondu. Güneş tanrıya (Kudretli tanrı! Telepinu'yu bulamadım) dedi. Fırtına tanrısı, bas tanrıçaya (Ne yapalım Açlıktan öleceğiz) dedi. Güneş tanrıçası, fırtına tanrısına (Ne istersen yap, Telepinu'yu aramaya kendin git) dedi. Fırtına tanrısı Telepinu'yu aramaya gitti. Onun şehrindeki evinin kapısını çaldı. Fakat o evde değildi. Kapı açılmadı. Kendi evine dönerek tahtına oturdu. Tanrıça kartalı bir daha gönderdi. Ona (Git Telepinu'yu ara!) dedi. Fırtına tanrısı, tanrıçaya (Büyük tanrılar, küçük tanrılar onu aradılar, fakat bulamadılar. Bu kartal mi onu bulacak Bunu gözü keskinse onların gözleri de keskindir) dedi. Tanrıça yine kartalı gönderdi (Git yüce dağları ara, tara!)dedi. Kartal uçtu, yüce dağları araştırdı, bulamadı. Su haberi getirdi (Ben onu bulamıyorum). Tanrıça bu defa Ari'yi gönderdi (Git Telepinu'yu sen ara! Bulursan onun ellerini, ayaklarını sok! Onu al getir. Mum al, onu yıka, temizle ve bana getir) dedi. Fırtına tanrısı tanrıçaya dedi ki ( Büyük tanrılar, küçük tanrılar onu aradılar, fakat bulamadılar. Bu arı mi onu bulacak) Tanrıça fırtına tanrısına dedi ki (Sen arıyı bırak. O gidip onu bulacak). Ari oradan uçtu. Aramaya başladı. Her tarafı dolaştı. Irmakları, kaynakları araştırdı. Sonunda Telepinu'yu uyurken buldu. Telepinu acele evine geldi. O zaman ocaklara ateş geldi, ağıllara koyun, âhırlara sığır doldu. Ana çocuğunu, koyun kuzusunu ve inek danasını doğurdu.  

 

 

Hakan Su Zulkarneyn Semerkant'i geçip de Türk ülkesine yöneldiği sıralarda, Saka Türkleri'nin Su adındaki Büyük hakanına yaklaşıyordu. Balasagun yakınındaki Su kalesini bu yaptırmıştı. Hergun Balasagun'daki sarayının önünde üçyüzaltmıs nöbet davulu vurulurdu. Hakan Su'ya Zulkarneyn'in yaklaştığı haberi verilmiş ve (Emriniz nedir, savaş mi edelim, ne buyurursunuz) denilmişti. Halbuki Hakan Hocant ırmağının kenarına karakol kurmak, Zulkarneyn'in geçeceğini haber vermek için kırk Tarhan'ı gözcü göndermişti. Bunlar kimseye görünmeden gitmişti. Su endişe etmiyordu. Onun gümüşten bir havuzu vardı. Sefere çıkıldığında birlikte taşınır, içine su doldurulurdu. Sonra kazlar, ördekler yüzdürülürdü. Kendisine (Ne buyurursunuz, savaşa girelim mi )denildiği zaman cevap olarak (Su kazlara, ördeklere bakiniz, nasıl suya dalıyorlar) dermiş. Bunun üzerine orada bulunanlar Su'nun savaş için hazır olmadığı zannına düşmüşler. Zulkarneyn Hocant suyunu geçince, oradaki gözcüler hemen Su'ya haber ulaştırdılar. Hakan Su hemen davulları çaldırarak doğuya doğru yürüdü. Halk gitmek için hazırlık görmeden hakanlarının böyle savuşup gitmesinden ümitsizliğe düştü. Bir ürküntü, bir karışıklık oldu. Binek bulabilenler hayvanların sırtına atlayarak Hakanın arkasından koştular. Sabah olunca ordu yeri düz bir ova halini aldı. O sıralarda Taraz, Ispicap, Balasagun ve bunun gibi yerler yapılmamıştı. Ora halkı göçebeydi. Hakan ordusuyla gittikten sonra, oradaki halk çoluk çocuklarıyla yirmi iki kişi kalmış, geceleyin hayvanlarını bulamamıştı. Bu yirmi iki kişi yaya olarak çekip gitmek, yahut orada kalmak üzere konuşurlarken iki kişi çıka geldi. Bunlar ağırlıklarını sırtlarına yüklemişler, yanlarına çoluk çocuklarını almışlardı. Ordunun izine düşerek gidiyorlardı. Yorulmuşlar, terlemişlerdi. Bu yirmi iki kişi, yeni gelen iki kişi ile konuştular, ikiler dediler ki (Zulkarneyn denilen adam bir yolcudur, bir yerde durmaz. Buradan da geçer gider. Biz de kendi yerlerimizde kalırız.) Yirmi ikiler onlara (Kal aç) dediler. Zulkarneyn gelip bunları saçlı, üzerlerinde Türk belgeleri bulunduğunu görünce, onlara (Türk Manend) demiş (Türk'e benzer). Hakan Su, Çin'e kadar gitmiş. Zulkarneyn arkasına düşmüş. Su Zulkarneyn'e bir bölük asker Zulkarneyn de ona bir bölük asker göndererek (Altun Kan) denilen bir dağda çarpışmışlar. Ama Zulkarneyn Hakan ile barışmış, Ugur şehirlerini yapmışlar. Bir sure orada oturduktan sonra Zulkarneyn çekilip gitmiş, Hakan Su da Balasagun'a kadar ilerlemiş. Kendi adini vererek Su şehrini yaptırmış. Oraya bir tilsim koymuş. Bugün oraya kadar leylekler gelir, oradan ileri geçemezler. Tılsım bu güne dek bozulmamıştır. (Divan-i Lugat it Turk Tercume cilt III)

anasayfa

 
 
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol